Yunan filozof Theophrastus “Zaman bir insanın harcayabileceği en değerli şeydir” demiş.

Yüzyıllar sonra Benjamin Franklin daha direkt bir yorumla söylemi netleştirmiş: “Zaman nakittir”.

Yazar Leo Christopher ise daha humanist bir değer karşılığı biçmiş zamana: “Elimizdeki zamandan daha değerli olan sadece bir şey var; onu kiminle harcadığımız.”

Malum, zaman her zaman kısıtlı bir kaynak (24 saati 25 yapabilen yok henüz), modern şehir/iş hayatında değeri gerçekten yüksek. Başka bir malum da “eski” normallerden “yeni” normallere doğru koştuğumuz. “Yeni” henüz norm olmadı ama bu yolda ilerliyor. Biz yıllardır işi özel hayatımızdan ayırmak için çırpınıp dururken, pandemi sayesinde bazılarımız işi külliyen eve taşıdık. İş ve ev hayatı bir oldu, ama sonuçta Voltran oluşmadı. Başka bir şeyler oldu…

Pandemi öncesi herkes ofislerdeydi. Doğal olarak sabahları evden çıkıp ofislere gidiliyordu. Şehirden şehire, işten işe, ev-iş yeri arasındaki mesafe ve trafiğe göre çok değişken olsa da, işten önce ve işten sonra (İ.Ö. – İ.S.) ortalama 2 saatimiz yollarda geçiyordu (İstanbul için 1,5 çarpanını kullanabilirsiniz). Fakat bugün tamamen evden çalıştığımızda bu yolu tepmemiz gerekmiyor. Bu şu anlama geliyor: Zaman nakit ise, evimizin altında bir define bulduk. Yolda harcadığımız o saatler şimdi karşımızda durmuş bize gülümsüyorlar. Ve soruyorlar “Bizimle ne yapacaksın? Unutma çok değerliyiz…” Biz tatlı tatlı hülyalara zerk olup “Acaba ne yapsam” diye düşünürken yandan arkadan başkaları da peydah oluyor ve tüylerimizi diken diken eden o soruyu soruyorlar: “Fazla zamanın varsa biz de biraz alabilir miyiz?”

Benim öne çıkarmak istediğim soru da tam olarak bu: “Yoldan tasarruf ettiğimiz bu saatler kimin hakkı?”

Eş? Çocuk? Arkadaşlar? Yöneticim? Şirket? Müşteri? Hepsi? 

Belki bir ihtimal, Ben? Hahahaha, ne münasebet.

Uzun lafın kısası bugün ekstra zaman üzerinden çetin bir savaş sürüyor. Bir çok profesyonel, madem evdeyim ben neden daha uzun saatler çalışıyorum sorusunun cevabını arıyor. Bazı yöneticiler ise, zaten evden o saatte çıkıp şu saatte dönüyordun, değişen bir şey yok diyor. Trompet değil, iki saatten bahsediyoruz. Kitap okunur, uyunur, spor yapılır, film/dizi seyredilir, bulmaca çözülür, hayal kurulur… Ama yedirmezler. Bu zamanı iş dışında aile veya arkadaşlar ile harcamak hayat kalitesini çeşitlendirerek arttırabilirken, yoldan alıp yine işe koymak – günlük dildeki tabiriyle – insana koyuyor. Çünkü bazı organizasyonlar ve/veya yöneticiler şunu söylüyor: Sistem kapitalist ve zaman nakitse, o zaman bizimdir. Burada nakit karşılığı ödenmeyen ama üstünde hak iddia edilen bir zamandan bahsediyoruz. O zaman, o zaman kişinindir. Kişi buna itiraz edebilir, etki alanı ve gücü yettiğince ekstra kaynağı vermemekte ısrarcı olabilir. Bununla beraber işsizliğin tavan, iş güvencesinin dip yaptığı bir ortamda bu tip itirazlar doğal olarak risk içeriyor – veya günlük dildeki tabiriyle – yemiyor. 

Bunu her organizasyon/yönetici yapıyor demiyorum. “Yeni” normali çok etkin biçimde yöneten, hakkı hak sahibine veren, hatta bu zamanın özelde kullanılmasını teşvik eden organizasyonlar vardır mutlaka. Benim dikkat çekmek istediğim tam tersi durumlar. Çözüm ise yine organizasyon  ve yöneticiye düşüyor. İş yükünde kriz yönetimi dolayısıyla, geçici ve mümkünse anlamlı bir artış yoksa o iki saatin işe harcanmasını örtülü/alenen talep etmek bir nevi hak gaspıdır. Uzaktan çalışmayı daha etkin kılan şey zaman ve mekandan kaynaklı verimliliktir. Çalışana uzaktan dokunmak ve dolayısıyla motive etmek daha zordur. Son olarak, çalışanlar, kriz dönemlerinde ağırlaşan şartların intikamını kriz geçtikten sonra organizasyondan almaya meyilli olabiliyorlar (Bir nevi ebeveyni cezalandırma tepkisi). 

Ofis dışından çalışma sisteminin şirketlere bir çok maddi getirisi var. Çalışana kalan manevi getirisine de göz dikilmesi orta/uzun vadede aidiyet ve motivasyonun düşmesine sebep olacaktır. Bu iki ihtiyaç zaten “uzaktan” daha zor karşılanabilirken, üstüne bunları daha da düşürmek bana kendi kuyusunu – veya zorlama tabiriyle “özkuyusunu” –  kazmak gibi geliyor. Çalışan yoldan kazandığı zamanı iş için, yöneticisiyle, ekibiyle, müşterisiyle harcamak istemiyor olabilir. Bu ihtiyaçları merak etmek, sormak, dinlemek önce yöneticinin sonra organizasyonun elinde. Seçim sizin. Sorumluluk da.

NOT: Yukarıda yazdıklarımda yer yer fazla genelleme yaptığımın farkındayım. Bahsedilenlerin tam tersinin yaşanıyor olabileceğini kabul ediyor, gözlemlerim ve deneyimlerimden tüme varıyorum. Seçim benim. Sorumluluk? E, yani 😉

Yorum bırakın